6 Mayıs 2014 Salı

Can Göknil, Bir Kitap Lütfen'in konuğu oldu!

Özgün resim ve metinleri ile çocuk edebiyatına değerli katkıları olan Sevgili Can Göknil ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 

İki bölüm halinde yayımlayacağımız söyleşimizde Can Göknil’in  sanat hayatına daha yakından bakacaksınız. 



TS-EA: Sizin resimle ilişkiniz nasıl başladı?

Can Göknil: Resimden önce müzik ilişkim vardı o da kıskançlıktan doğmuştu. Çünkü ablam, üç yaş büyüğüm, piyano çalıyordu. O zaman biz Ankara'da oturuyorduk. Oradaki önemli öğretmenlerden, ünlü piyanist Mithat Fenmen’den, piyano dersleri alıyordu. Çok kabiliyetli olduğu söylenirdi, ilkokula gitmeden evvel bunu yapmaya başlamıştı. Ben 3 yaş geriden geldiğim o da piyano çaldığı için bana en yakın enstrüman keman geldi. Bari ben de keman mı çalsam dedim çünkü ablamı bütün ilgiyi üstüne topluyor diye kıskanıyordum. Onun üzerine hemen kemanlar alındı, küçük boyu bulundu. Ankara Devlet Orkestrası’nın birinci kemanına rica edildi. Babam da keman çalarmış eskiden, biz onun kemanını ablamla hatırlıyoruz. Sonra baktım olmayacak, iki sene sonra bıraktım. 

Resim henüz yoktu. İlkokuldaydım, Ankara Koleji’ydi o zaman. Resim derslerinde sınıfa göre daha iyiydim, daha becerikliydim. Ortaokulu Ankara'da bitirdim. İstanbul’a gelince özel okulların kendi sınavları vardı, merkezi bir sistem yoktu o zaman. Annem Fransız ekolündendi, babam iş yapmaya çalıştığı için İngilizce öğrenmemin daha doğru olacağını düşündü. Beni kolejin imtihanına soktular, daha önce de Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne ablam yatılı olarak girmişti. Ben de kazanınca babam İstanbul'da iki kız yatılı, hayatta olmaz dedi. İşini derledi, toparladı, ortağına bıraktı, biz İstanbul'a göç ettik. O günlerde B.U. Robert Lisesi’ydi. Yüksek eğitim için sadece 3-4 fakülte mevcuttu. Recep de Robert Lisesinden. O lise ikiyken ben hazırlıktaydım. Daha lise 1 değildim, Ankara Koleji’nin İngilizcesi yetmedi. Biraz da haytaydım o zaman. Amerikan sisteminde okuduk. Yapmaya çalıştıkları önemli bir şey de aktiviteler ve sosyalleşme. Aslında okul Hristiyanların eğitimi için kurulmuş fakat sonunda Türk aileler de çocuklarını yollamaya başlamışlar. Halide Edip, Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Genco Erkal, Nevra Serezli gibi pek çok isim... Okulun tiyatro aktiviteleri çok önde gelirdi. Ben de dekora yardım ederdim. Panolar boyardık hatta bir piyeste dekoru kendi başıma yapmıştım. Orada biraz aşk meselesi de var. Çünkü Recep lise ikideydi, tiyatronun bütün ışık, ses sistemini o yapardı. İşte bende hangi rolü verirlerse beraber olalım diye kabul ederdim. Kıytırık veya bazen ana roller de olurdu. Hatta bir tane tiyatro ödülüm bile var. Pirinç bir tepsiydi, sonra üstünde boya karıştırdım, hatırlıyorum. Günler öyle geçti, sonra okulda seçmeli sanat dersleri de vardı. Bir de kulüpler vardı. Mesela İzlerimiz diye bir dergide çalışan edebiyat grubu vardı, dergiler çıkarırlardı. Evin İlyasoğlu o dergide editördü, kendisi benim sınıf arkadaşım, Nevra Serezli Recep'in arkadaşıydı. Bugün galerilerinde sergi açtığım Nuran Baktır Terzioğlu, Nazan Erkmen, hepimiz aynı mahallenin çoçuklarıydık. Aşiyan, Bebek köyünün mezarlığıydı, şimdi modamsı bir havası var. Her şey çok sade ve sakindi, hatta Receplerin anneannesi bile Bebek'te büyüdüğü için o anlatırmış, rıhtımda herkesin denize inen merdivenleri varmış. Konu komşu orada denize girerlermiş, balık tutarlarmış. Böyle çok güzel zamanlar yaşanmış Bebek’de. Ben geldiğimde biz genç kızdık, tabii ki sokaktan denize giremezdik. Annemle babam öyle bir şey istemediler. Neyse o mühim değil. Kolej’deki Bu tiyatro aktiviteleri ve dekor planlamanın sanatsal çabalarıma etkisi oldu.
Güler Okman Fişek, şimdi psikolog. Onunla bir gün sinemaya gidecektik akşamüstü, benim bir saat özel resim dersim var, Seniye Fenmen Taylan'la, sen gel benimle, dersimi izle,  sonraki seansa gideriz dedi. Seniye Hanım'ın Rumelihisar'da nefis bir atölyesi vardı. Seniye Hanım'ın Güler'e verdiği ders benim çok hoşuma gitti. Çok ilgimi çekti. Bir portreyi ele aldılar Rönesans zamanından, o yüzü geometrik bölümlere ayırdılar. Neresi üçgen neresi dörtgen. Işık vurursa hangi şekil aydınlıkta kalır, neresi ışık almaz, zannederim portrede ışık ve gölgeyi öğretiyordu Seniye Hanım. Çok hoşuma gitti. Eve gidince babama rica ettim, ben özel bir ders alabilir miyim dedim. Bizimkiler iyi yetişmemize her zaman gayret ettiler. Onlar savaş yıllarının, cumhuriyetin ilk yıllarının yoksulluğunu yaşamış insanlar olduğu için doğru dürüst eğitim kazanamayıp çalışmak zorunda kalmışlar, çocuklarına bu fırsatları veriyorlar. Eğitime inanan bir ailem vardı, şans büyük şanş… Seniye Hanım'dan özel ders almaya başladım ve Kolej’den mezun olana kadar 4 sene devam ettim. Aynı zamanda okuldaki seçmeli sanat derslerini aldım. 

Lise üçe geldim Recep ile de beraberiz bu arada o artık üniversite birdeydi ama bölümünü sevmiyordu, ben burs alırsam Amerika’ya gideceğim eğitim için dedi. Burslu gitmesi lazımdı. Bursu buldu. O gidince ben de eve gelip baba ben de üniversiteye Amerika'da gitmek istiyorum dedim. Babam yaz okullara dedi. Devlet Döviz Sınavı’nı Kazandım, Recep ile aynı okulu da kazandım. Chicago'nun güneyinde özel bir okul. Ben sanat, o fizik okudu. Aynı tarihte mezun olduk. Sonra New York'daki okullara yazdık. City University of New York beni kabul etti, Recep de Columbia Üniversitesi'nde asistanlık aldı. Biz yüksek eğitimimiz için birkaç kutu eşyamız ve köpeğimiz ile New York'a taşındık. New York resim öğrencisi için en iyi merkezdi. Çünkü her şey oradaydı, orada patlıyordu, sanat pazarı Paris değildi artık. Manhattan adasında yaşamak, gece gündüz bütün sergileri gezmek... Yani ben Master’imi tamamladım ve gayet iyi derece ile mezun oldum ama inanın şehrin bana verdiği birikim, görüş, olgunluk, değerlendirme ve eleme olanaklarından çok öğrendim. 1968 sonlarından 1974'e kadar. Günde 4 sergi geziyordum.

TS-EA: Şehrin size verdiği birikim sizi okuldan daha çok besledi diyebilir miyiz?

Can Göknil: Şimdi İstanbul da öyle bir yer oldu. İstanbul benim bırakıp gittiğim İstanbul değil, müthiş bir hareketlilik var. Pahalı fakat bunun dışında New York da pahalıydı ama parasız aktiviteler de çoktu, galeriler müzeler ve öğrenci günleri vardı. İnsanın kendisini sanatçı olarak geliştirmesi için çok çok iyi bir yerdi. İkimiz de birbirimizin bir hamle daha yapmasına çok gayret ettik. Önceleri grafiker olarak çalıştım. O zaman bilgisayar da yoktu. Grafik de okumadım, işi bilmiyordum yani. Resimlerimden, tablo ve rölyeflerimden bir portfolyo yaptım. Gazeteden ilanlara bakarak görüşmeye gidiliyordum. Çalışma iznimiz o tarihte çıkmamıştı ama master yaptığımız için 1,5 yıl stajyer olarak çalışmamıza izin vardı. Ambalaj, paket tasarımı yapan, matbaası da olan Colour Print adında bir şirketin müdürü ile görüştüm. Beni baş grafikerinin yanına verdi, usta çırak ilişkisi ile işi öğrendim. Sonra matbaaya geçtim. Orada da devam ettim çalışmaya. 

Sonra Türkiye'ye dönmem gerekti, bir yakınımızın cenazesi vardı, işten ayrıldım. O kadar yaratıcı ve hızlı işleyen bir şehirdi ki New York, o şehirde yaşarken ben de bir işe yarıyorum diyebilmek insana iyi bir duygu veriyordu. Özgüveninin artmasını sağlıyor. Öğle tatillerinde 5. Caddedeki kitapçılara gidiyordum. Orada keşfettim çocuk kitaplarını, o kadar da büyülendim ki… Leo Leoni vardı, Frederick Fare, Küçük Kara Balık vardı, o kitapların sanatsal boyutu... Ben bu işi sanki yaparım diye düşündüm çünkü ruhum çok çocuksu, coşkularım çocuksu, ifade tarzım oldukça naif. O günlerde Türkiye’ye döner miyiz dönmez miyiz onu düşünüyorduk artık çünkü evden ayrılalı 8 sene olmuştu. Bir şey daha öğreneyim dönmeden önce diye düşündüğümü de anımsıyorum. Recep de First National City Bank’de sistem analisti olarak çalışıyordu ve bana sen istersen grafiker olarak çalışma, serbest ol, resim yap demişti. Çocuk kitaplarındaki illüstrasyonları araştırdım. İyi bir araştırmacıyım, tetkik edip etüd edip sonuca ulaşıyordum. Yayınevleri ile konuşma fırsatım oluyordu. Sonunda da Kirpi Masalı işte ilk kitabımı oluşturmaya başladım. Resimli öykü olarak başlamıştım, sonra onu götürüp çocuk kitabı editörüne gösterdim. Daha önce onlarla çalıştığım için görüşebildim. Yoksa illüstratörlerin temsilcileri var, önce onlarla konuşuluyordu. Bana önerilerde bulunarak yol gösterdiler. Öyle yapma, böyle yap; bunu bir yayınevi editörü ağzından duymak, onların grafikerleri ile oturup konuşabilmek yani bunlar da çok önemli eğitimlerdi. Ne kitaplar çıkıyor, hangi konuda, hangi yaşlara çıkıyor. Ben kendime en yakın picture book yaşını buldum. Çünkü ressamım, resimden ilerleyerek iletişim kuruyorum. Dial Press’in editörü Kirpi Masalı’nı sevdi ama benden beklentisi başkaydı. Çok tatlı bir hayvan masalı ama siz İstanbul'dan geliyorsunuz, ne kadar farklı bir yer olmalı dedi. Kendi kültürünüzle ilgili bambaşka bir şey yapmalısınız diye beni yönlendirdi. Düşündüm ben bizim hakkımızda neler biliyorum? Çok iyi eğitim de alsam bile kendi kültürümü az tanıyorum, yabancı eğitimin bu eksikliği oluyor. Hiçbir fikrim yoktu öz kültürümü tanıyamamıştım ve böyle bir şey nasıl olur diye gücüme gitti. Gene iyi araştırmacılığıma dönerek ilgi alanımı belirledim: İnançların sanata dönüşmesi, objeleşmesi, öyküleşmesi, davranışları etkilemesi... Objeleşirse folklor çıkıyor. Öyküleşirse mitoloji doğuyor. Ben sanatımda çıkışımı öz kültürümü sahiplenerek böyle yönlendirdim. Hatta bu anlattıklarımın hepsini Gölgem Renkli Mi? kitabımda yazdım. Türk inançlarının bir bölümünü okurken ama bunu bir tarihçi gibi sırayla filan değil, benim ilgimi çekiş biçimine göre, öğrendiklerimi içselleştirdiklerimi sanatsal bir verime dönüştürerek yol alıyordum. Bu bilgilerin ışığında birçok sergi açtım.
Araştırmalara başladığımda ilgi alanım folklorikti, Boratav'ı çok okuyordum o zamanlar. İnançlarla ilgili davranışlar ilgimi çekiyordu. Türk insanının hele de onca sene yurtdışında oturduktan sonra süpürge hakkında bir hikâye uydurması ya da bir yere bir çaput bağlaması çok çarpıcı, çok resimsel geliyordu bana. Bunları kullanıyordum, nedenlerine dair mitolojik öyküler çıkıyordu karşıma. Şimdi bu bana nasıl güzel uydu çünkü benim resmimin her zaman öykü bacağı kuvvetlidir. Tablolarımın hepsinin hikâyesi var. Naif yaklaşımım ise öğrenilen bir şey değil, insanın ruhu doğal olarak sanatına yansıyor. (Kötülük görmedim ki hayatta, yaşam bana cömert davrandı.)
Sonra biz İstanbul’a döndük, 1974'dü galiba ya da 73. O dönemde de Emirgan'a oturuyoruz. Apartman çok hoştu, yatılı okul gibiydi, komşular yaşıtlarımızdı. Alt katta bir Amerikalı profesör oturuyordu, Heath Lowry. Oğlu küçüktü. Bir gün kapımı çaldı, işe gitmem lazım ve kimseyi bulamadım, oğlumu sana bırakabilir miyim dedi. Tabii gelsin dedim. Ona yapmış olduğum Kirpi Masalı’nı anlattım. Resimleri bir yandan gösteriyor, bir yandan da metni İngilizceye çeviriyordum. Çocuğun hoşuna gitmiş. Sonra akşam babasını anlatmış. Babası ben görebilir miyim masalı dedi. İşte burada dedim. Baktı, sonra seni arayacaklar dedi. Redhouse Yayınevi'nden beni aradılar. Amerika'da yayınevi yayınevi  dolaşıp kendimi kabul ettirmeye çalışırken kendi çöplüğümde teklif önüme geldi! Meğerse Redhouse’da resimli kitap yapmaya başlıyorlarmış. Kirpi Masalı’nı Redhouse’da gösterdim, biz bunu basarız dediler. Yalnız bizim burada renkli basma imkânımız yok, sizinle matbaaya gidelim, matbaada renklerin ne şekilde uygulanabileceğini size söylesinler diye önerdiler. Matbadakiler çok şekerdi. Biz renkli basamıyoruz, siz kontur verin bize, sonra gelin renk çartlarından %30 mavi, % 40 sarı falan diye figürlerin içini doldurarak bütün kitabı renklendireceğiz. Önce gözüm korktu ama sonra yapmaya çalışırım dedim. Kirpi Masalı çıktı. Dört renk olarak 5 bin adet basmışlar. Önceden de bir tane resimli kitapları vardı: Büyük Nedir? O da bir adaptasyondu. Aslında güzel bir konu, göreceli olduğunu öğretiyor büyük ve küçüğün. Daha sonra ben de böyle bir kitap yapmıştım Küçük Olmak diye. Küçük bir kuş, büyüyemiyor, sen küçüksün deyip duruyorlar, o ise büyük olmak istiyor Sonra bir büyük yumurta buluyor, üstüne çıkıyor, ben anne olursam büyük olurum diyor ve kuluçkaya yatıyor. Yumurta bir açılıyor, içinden devekuşu gibi koskoca bir kuş çıkıyor kim küçük, kim büyük iyice karışıyor. Öyle bir hikâyeydi, Almanya'da basılmıştı. 

Kirpi Masalı 1974de çıktı. İlk resimli kitabımdı. Daha sonra okuyuculardan bir mektup geldi. Övgü mektubu. Ben de bitti, kitabım var diye mutluyum, Emirgan'da resim yapıyorum. Sonra Redhouse'dan gene aradılar. Hadi, başka ne getireceksiniz? Başka bir şey yapmadım, yapmam mı lazım diye sorunca siz gelin, bir konuşalım dediler. Gittim, biz sizinle devamlı çalışmak istiyoruz. Bütün yuva ve ana mekteplerini gezin, ne çeşit kitaplar gerektiğini öğrenin diye önerdiler. Gülçin Alpöge ile de bu etapta tanıştım. Boğaziçi’nde çocuk yuvasındaydı. Alfabe, sayı kitabı, taşıtları tanıtmak için kitaplar isteniyordu. 6 ay gezdim okulları, not alarak... Bundan bir rapor sundum yayınevine, neler gerektiğini ve kitap konularını oradan belirledik. Harfler, sayılar, renkler şekiller, kavramlar, tekerlemeler, ekoloji, hakkında resimleri yapa yapa 14 kitap oldu.

TS-EA: O dönem siz sadece kitapları resimliyor musunuz peki?

Can Göknil: O zamanlar küçük küçük yazmaya başlamıştım. Hangisi büyük, bu ne renk, kim kaptı, gibi minik altyazılar. Hatta bir tane de çiçek kopartmak yasaktır diye bir kitap resimlemiştim. Bekçi köpeği bir bahçeyi koruyordu. Çirkin bir kız geliyor, çiçek kopartmak istiyor, köpek muumuu yapıyor, yazı yok. Öykü resimle anlatılıyor. Sonra kız köpeğe bir kemik uzatıyor böylelikle köpeği kandırıyor ve tutunca çiçekleri kopartıp alıyor. Ondan sonra köpek çok üzülüyor, sargı beziyle tüm çiçekleri sarıyor. Doğaya dönük bir kitaptı, öğretmenlerden çok iyi geri dönüşler aldık. Çocukların konuşma ve anlatım gücünü geliştiriyor dediler, resimlere baka baka öyküyü kendileri kurguluyorlarmış. O dönemde hazırladığım kitapların çoğu öğretime dönüktü kitaplardı. Kirpi Masalı’nın dışında. O hayali ilk kitaptı.
1990 da Serpil Ural ile Remzi Kitabevi’ne gittik. Fitifiti’leri yapmıştım. Bir de renkler, şekiller, sayılar ile bir küçük kitap dizisi. O dönem kimse çocuk kitaplarında renkli baskıya girmek istemiyordu. Pazarı yoktu, oyuncakçılarda satılırdı bazen. Şimdi okullara satılabiliyor çünkü eğitim de değişti. Okul öncesi eğitimine önem verildiği için satış olanakları çok daha fazlalaştı. Ayşegül kitapları vardı, beğenilirdi ama bence onlar resimli kitap (picture book) değildi. Çizgi romalar vardı ama picture book’un yerini tutmuyordu.
Yurtdışında ne oluyor ona bir bakayım dedim. Bratislava’ya çok katıldım, Bologna sergilerine de girdim. Barselona’da bir yarışmanın jürisinde yer aldım. Uluslararası komitelere girdim yani yabancılarla ilişkilerimi geliştirdim. IBBY’e kişisel üye oldum. IBBY’ın etkinliklerinden haberdar oldum. Bütün bunları Cumhuriyet gazetesinde veya Milliyet Sanat Dergisinde yazı yazarak, işte Bologna’dan resimler koyarak yurtdışındaki çocuk kitaplarından örnekler sunmaya çalıştım. İlk zamanlar Bratislava’da filan hep yalnızdım, başka Türk yoktu. Sonra bir sene 13 kişi girdi. Bratislava hep basılı, yayımlanmış kitap isterdi, katılım şartı oydu. Bologna’da ise biraz uçabilirdin, yayımlanmış olması gerekmiyordu. Şimdi Bratislava’da yayımlanmış kitaplar deyince bizde çok kısıtlı baskılar vardı, ödüllük kitaplar değildi ama sergilere katıla katıla ismin duyuluyor. Sonra İsveç Kütüphaneleri'ne gittim. Bir şekilde onlar duydular. Bizimle gelip çalışır mısınız diye teklif ettiler. O zaman Cem doğdu. 10 gün İsveç kütüphanelerinin konuğu olun, bütün bu bölgedeki kütüphanelere gidin, oradaki Türk çocuklarla kaynaşın, ülkelerinden birini tanısınlar, etkinlik yapın… Çok yoğun bir programdı. İsveç kütüphaneleri ve bir federasyon ortaklığı ile gerçekleştiriliyordu etkinlikler. Herkes çok kibardı, işimi kolaylaştırıyorlardı. Sonra anneler babalar da programa dâhil oldu. Birlikte söyleştik. başka yerlere de gittim. Hollanda’da program yaptım ödüller oldu. Bir seferinde Birleşmiş Milletlerde bir ödül aldım. Birleşmiş Milletler ’de konuşma yaptım. Sanatımı çocuklara yöneltmekten her zaman mutlu oldum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme